hayallerimizi gerçekleştirmek için varolduğu söylenen düzen ,ki kapitalizm deniyor, çok az insanın hayallerini gerçekleştirebiliyorken neden hala bu düzendeyiz?

hayallerine yakın yaşadığı söylenen batı, neden kendi düzeni içerisinde kaybolup giden hayatları barındırıyor da biz onlara özenen insanlar bu gerçekleri göremiyoruz? alt tarafı 150 yıldır varolan bu mevcut sistem 40.000 yaşında ve hatta daha da eskilere giden insanları neden esiri etmiş durumda? ilkokul hoşbeş yeri, ortaokul ergenlik sivilcelerini patlattığın yer, lise ilk sevişmenin bekaretinin sigara dumanı eşliğinde sonsuzluğa ulaştığı yer, üniversite bir siyasi akım içerisine girip, kültür seviyen ile caka sattığın yer, evlilik, birbirine muhtaç iki insanın aşk adı altında kendilerini yasallığa boğduğu yer. hangi birisinde mutlu oluyorsun? hangisinde hayallerine ulaşıyorsun da mutluluğunu yakalayabiliyorsun? 100 insandan biri dahi bu hayale ulaşamıyorken ve 101. insan bu hayallerine baba parasıyla ulaşabiliyorken neden geri kalan 100 insan bu 101. olmak isteyip de neden 100’ümüz de aynı şeyi elde edemiyoruz demez ki?

işte komünizmin devreye girişi bu ama aslında komünizm daha da beter. insan egosunu hiçe sayan bir sistem ve insan egosunu yücelten diğer sistemin arasındaki boşlukta ne var? üniversite mezunlarını arayan mağaza işletmeleri, ingilizce eğitim görmeyen bireylerinin ispanyolca üniversite okumasını isteyen şirketler vs. vs. e amına koyayım hani hayallerden bahsediyorduk? eğitim sisteminin hayalleri öldürüyor olduğu, herkesin her şeyi yapmaya gücünün yetebileceği sanrısı içerisinde yaşattırılan ama aslında sadece yeteneğin+baba paran yani soylu sınıfın ile varolabildiğin bir sistem. küçük hayatlarımız var hayallerimizin büyük olduğunu sandığımız ve aslında sadece gözümüzle görebildiğimiz ufak şeylerin peşinde koşarken ömür tükettiğimiz. uyuşturucu kullananlara çok saygı duyuyorum onlardan korkmakla birlikte. bu sikik düzene kişisel bir tepki koyma cesaretine sahip olanlar sadece onlar çünkü. ne alkol ne sigara. uyuşturucu kullanan insanlar buna cesaret edebiliyor sadece. hiçbir şeyin tek sebebi olmaması yüzünden bu dediğim de aslında belirli bir kullanıcı kesime hitaben. al işte kesimler halinde sınıflandırdığımız insanlar ve sesini çıkarmayan büyük güruhlar. sahi bizim özgürlüğümüz kazanılmıştı değil mi yıllar evvel? beden özgürlüğünü kazandıktan sonra neden kendini bir başka tiran’a teslim eder ki insan? madem öyle ne anlamı kalıyor ki özgürlüğün, hayallerin, yaşamı

tanrı varmış yokmuş bunun ne önemi var ki?
hiç kendinize sordunuz mu,
insanlık diye bir şey var mı yok mu diye?
tanrı insanoğlunu suretinden yaratmış!
ne güzel!
schlomo, tanrının resmi!
ama bu sözleri tevrat’a kim yazmış?
insanoğlu! tanrı değil!
insanoğlu!
bir şekilde kendisini tanrının yerine koymuş.
belki de böyle olmasını tanrının kendisi istemiştir.
ama insanın,
tanrının oğlunun
her şeyi yaşayarak öğrenmesine
tanrı karar vermiştir.
insanoğlu, korkularından kurtulmak için tevrat’ı yazmış.
tanrı falan pek umurunda değilmiş.
tanrıyı sevmesek de ona dua ederiz.
ya da daha iyisi, dünyevi varlığımıza yardım etmesi için yalvarırız.
tanrı bizim umurumuzda değil.
biz sadece kendimizi düşünüyoruz.
aslında soru
tanrının var olup olmadığı değil!
"ben var mıyım?" soru bu.
"ben"!

babamla ikisi işteyken benim evde yalnız kalmamı istemiyordu. nedense evdeki tüm ilaçları yutup kendimi öldüreceğim gibi tuhaf bir düşünceye kapılmıştı. oysa kim böyle bir salaklık yapar ki? kendini camdan aşağı atmak varken

UZAKTAN BAKINCA DAHA NETSİN

    O gereksiz baş dönmeleri geçti. Ait olmadığın yerlerden, sahip olmadığım insanlardan kurtulmam gerekiyormuş demek. Beynim temiz, kanım pırıl, ağrısız, sancısız yenilendim. Işığa bakabilmek, midemin bulanmaması, biri durmaksızın bir kâğıdı parçalasa bile kulağımın dibinde, çok iyiyim. Artık küçük ve gerçek şeylere üzülüyorum. Nerede umursandığımı, nerede sevildiğimi, nerede inanabileceğimi biliyorum.

    Sevdiğim üç beş kişiyi sevmesem de mi olur? Kedileri bile sevmesem de mi olur? Hiç boşluk bırakmadan sussam ya da konuşsam, o da mı olur? Geçmişe ait kimseyi istemiyorum. Geçmişten kastım bugünden öncesi. Çünkü anlatacak bir şey de yok. Ne yapıyordum, nasıldım, ee daha dahalar yok. Bu bir lütuftu da, ben lanet sanıyormuşum.

    Kaçmam gereksizmiş, kovmam yeterliymiş. Ummak, yaslanmak, sahiplenmek filan işte. Hepsi gereksizmiş. Devrilmeden anlayabilmek ne büyük şans. İyiyim, aynıyım, iyiyim, az değiştim, çok değiştim, bambaşkayım ama iyiyim. İyiyim. İnanılır gibi değil çoğu zaman ama iyiyim. O şekersiz kahveler, sabahın yedisinde uyanmalar, kâbuslar bile iyi.

    Kâbuslar bile iyi. Artık tüm eski sevgililerimi öldürebilirim. Her şeyin çok eskidiği bir an çünkü bu. Hafızamın bulanıklaştığı bir yer. Şarkıların unutulduğu bir yer. Nasıl kokarlardı mesela, unuttum. Dişleri nasıldı, unuttum. Mutlu muydum, mutsuz muydum unuttum. Yaramı, sızımı, izimi unuttum. Yeniden yanılacak kadar unuttum. Yeniden inanacak kadar yanılmam ama.

    Çıkarlarınızı hatırlattınız tekrar bana. Ve ben yeniden kendim oldum. Samimiyetsizliğiniz, fışkıran hormonlarınız, yalanlarınız, oyunlarınız filan. Tekrarlandıkça kendinizi bir pisliğe oturttunuz. Kalabalık ve vıcık vıcıksınız. Ne güzel. Ne güzel yalnızım ben de. Sessiz, huzurlu, milimetrelere sinirli zaman zaman. Ama iyiyim. Kendim gibiyim, çok değiştim, iyiyim. Yalnızım demiş miydim? Demiştim. İlk kez yalnızım diyecek kadar yalnızım. Üzülecek bir şeyim kalmadı şimdi, iyiyim.

To Tumblr, Love Pixel Union