ALÇAK O TERASLAR

Oturup bir mayıs daha bitmeden,

Hatırası çok olan mevsimlerden geçerken,

Sen de çok oldun artık, gitsen iyi olurdu diyorum.

Unuturum belki, unutursam geri dönersin.

Kendini hatırlatmaktan büyük hazlar duyarcasına,

Cama çarpıp duruyorsun;

Şapşal!

Ben kiminle ne içiyorsam, hep bir başkaları var.

Hep bir başkalarının omzu açık,

Benim bezgin dertlerime.

Annemden ne kadar da güzel bir çocuk olduğunu dinliyorum,

Saçlarını ve bakışlarını.

Annelerin bir köşede unutulmuş alyansları…

Kimse yok ki!

Kimse yok ki, kimin gitmesini bekliyoruz ağlamak için?

Öyle bir mevsim, sigara bile tatsız geliyor,

Polen, çimen ve toprak,

Belki bazı güzel anıları tekrar tekrar hatırlayarak.

Birileri giderdi, ben de giderdim.

Kim bekçi kalıyor şimdi şehirlere?

Oradan tren geçer, pencereleri kapat,

Burada sirenler ve aniden beliren hayali pelerinliler,

Birbiriyle kavga eden kargalar, alçak uçuşlar…

Uçaklar geçiyor, başım dönüyor.

Döner mi?

Hiç sanmıyorum.

Yine petunya, yine ölü tavşanları çocukluğun,

Yine avaz, yine kâbus, yine tüy kaplı yılanlar.

Daha çok iz bırakmadan birileri üzerimde,

Önem verdiğim herkesin üzerine,

Eze eze kelimeleri ağzımda, ettiğim yeminler.

Hep bir bu sefer farkındayım,

Hep bir bu sefer kabullendimler.

Bu sefer belki farksız olur,

Ne de olsa üzerine konuşmak istemediklerimi yazıyordum.

BİR BALKONUN KÖŞESİNDE UNUTULMUŞSUN ÇOCUK, GÜNEŞ ÇALMIŞ RENGİNİ

    Bir yangın dalgalanıyor, dalgın dalgın izliyorsun. Su sızdırmaz gözlerimde gezinen denizanalarından da sanırım iğreniyorsun; ama ben sana yalan söylemeyeceğim. Şu uğuldayan müziği de sevmedim,  şimdi gidebilirim. Ben daha gitmeden aramıza sokuşturduğun o paravanın yerini değiştirebilirsin.  En başına dönemeyeceğimiz bir yere sıkışmışızdır belki. Belki canımı yakman lazımdır beni oradan çıkartmak için. İstersen ile başlayan cümlelerle geceye başlayabilirim; sen bir kahraman değilmişsin. Geceyi, başını pencereye çevirip bitirebilirsin, elinden şefkat akmayacak kadar bencilsin.

İnsan da oksitlenir.

    Bazı ayrılıklarda evi talan edip gidersin; bazı ayrılıklarda toparlayıp evleri; ocağın üzerinde birkaç tencere bırakıp, içleri dolu… Hepsini seversin. Hepsini seversin. Hepsini günün öğle saatlerinde ve çok geride kalmış bir gülümseyişin sigarayla sepialanmış utangaç davetkârlığında… Hepsini seversin, sevmek yalnızların işi. Bazı ayrılıklar da her ayrılıkla aynı işte. Adamlar da aynı geri geri giden adımlar da aynı. Hırpalanmış hiçbir hisse üvey ana bile olamıyoruz. Olamıyoruz, biliyorum. Kabullenmek de bir seyahat; bu zaman alıyor. Bu, zaman alıyor; bir klişe olarak ağaçlar geçiyor sağlı sollu. İçtiğin çaylar mideni kaynatıyor. Yol boyu…  Bir yerlere varamayacağını bilerek işte, bir kimsesizliği bırakıp başka bir kimsesizliğin kayalık omuzlarına yaslanarak; gözlerinden yaş akıtarak, sözlerinden yas akıtarak; kabullenmek de sızlayan bir cerahat.  

Kuşkulara gebe, kuşlara gece, veda hutbelerine hece de değildik.

    Sonra o çok sevdiğim gözlerinde bir ihanetin fragmanı dönmeye başlıyor. Biraz geri çekilsem, perdenin arkasına gizlediğin acizliğinin ayaklarını görebileceğim. Seni seviyordum diyordum rüyamda, yüzünü karalamaktan eskittiğim bir fotoğrafına.  Bana ellerini bıraksan ne olurdu sanki? Bana kollarının içlerini bıraksan; biraz pudralı huzur. Sararmış bir akşam göğü gibi üzerime yokluğun serpilirken, şehri deprem korkusu saracaktır elbette. Kimse de dönüp bakmaz gözlerimin ferini çaldığın harap yüzüme.

Kanımı donduruyor soğuk hava deposu kalbin.

    Takılı kaldığım kelimelerden şiirler yazıyorum parçalanmış mektupların mürekkep ve neden beni sevmiyorsun bulaşmamış kısımlarına. Kulağımda izi kalmış bir sessizliğin bile yok şimdi. İskeletimi geride bırakmış gibi, tüm iç organlarım sökülüp atılmış gibi; bomboşum. Kötü günlerin nasıl unutulduğunu unuttum. Ve petunyalara ne sıklıkla su verildiği gibi basit şeyleri de, burnun yüzüme değdiğinde hissettiklerimi de unuttum. Bulanık gözlerime kapadığım ellerime ellerin dokunmuştu, ağlayamam böyle. Böyle başlayan gecelerde hatıralarım karışır; başka başka insanlara duyduğum öfkeler çakışır. Alnım kırışır. Ama sonunda yokluğunun inkâr edilemeyecek gerçekliğine de alışılır.

Sevgili Nihal,

sana bu mektubu ben ve benim gibiler adına yazıyorum.

”ben ve benim gibiler” ne iddialı bir söz öbeği değil mi?

şimdi benden kim olduğumuzu, ne yaptığımızı anlatmamı isteyeceksin.

anlatacak çok şeyim var ama susmayı tercih ediyorum, çünkü her şeyi bağıra çağıra anlatmak, dertlerden bir anda kurtulmak istemek bizim gibi insanların yapacağı şeyler değil.

dert yanmaktan, aşktan bahsetmekten köşe bucak kaçan insanlarız biz Nihal!

okumak kimilerine yazmayı öğretir Nihal, bizeyse yazmamayı öğretti. 

ama yine de bu mektubu yazıyorum, çünkü sen sözlerden değil yazılardan hoşlanırsın Nihal. Adına yazılmış, kadınlığını anlatan şiirlerden hoşlanırsın. Sen zarifsin Nihal, diğer kadınlar gibi değilsin ve bizim gibiler seni incitmekten korkarlar.

Ben bir keresinde sanmıştım ki Nihal, eğer yeterince seversem Ender’in sana yazdığı gibi bir şiir yazabilirim. Ben kimseyi sevemiyorum Nihal.

Biraz Çetin’in çocukluğuna benziyor sanki benimki, biraz eksikti. Abim -sağolsun- hep çok sevdi ama Çetin kadar güçlü olamadım.

Ben ve benim gibiler Nihal, tanışmaya cesaret edemezler.

ama senden saklayacak değilim.

Çiftlikte kokoreç yediğiniz o gün, Neşet Ertaş türküsünde biz de oynamıştık. İki sağa, bir sola. Sonra bir tur kendi etrafında. Hop. Sizden iki araba ileride, kırmızı bir Palio’nun arkasında, Çetin’le beraber biz de oynamıştık Nihal.

sonra hep birlikte seni hayal etmiştik.

Mezuniyetine biz de geldik Nihal, en arka sıraların birinden seni izledik. Sen arkadaşlarınla beraber kep fırlatırken biz seni sessiz sessiz alkışladık Nihal.

Havaalanına seni yolcu etmek için biz de geldik. Sen arkanı dönüp hafifce gülümsedin. Çetinle Ender, onlar o kadar güçlüydü Nihal, birbirlerine bakıp iç geçirdiler sadece.

ama biz, sen gittikten sonra çok ağladık Nihal.

Neyse, lafı çok uzattık yine. Çetin olsa kızardı bu edebiyat kitaplarından fırlamış, acıklı laflarımıza.

biz, ben ve benim gibiler, hepimiz iyiyiz.

Ankara biraz fazla soğuk o kadar, ona da alıştık zaten.

Enderle görüştük geçen gün, iyi olduğunu söyledi. Ben de bizimkilere söyledim hemen, o günümüz iyi geçti.

Sen narinsin, sen çok zayıfsın Nihal, kendine çok dikkat et.

Sağlıcakla kal.

[Flash 9 is required to listen to audio.]


Künefe için aile kurmak.

Künefe için aile kurmak nedir, bilir misin?

Yan masadan hamile abla ve karşısında oturan deri ceketli abi, yemekten sonra künefe söyleyebilirler. Sen söyleyemezsin. 

Çünkü künefe; tek başına bitirebileceğin bir şey değildir.

Söyleyemezsin.

Sen çay söylersin, bira söylersin, bazen iyice düşer; bi ufak sölersin. Künefe değil.

Sen çoğu zaman, içinde kalanları bile söyleyemezsin. Birileri kızar, birileri küser, birileri gider, bakarsın arkasından, boğazında bir gemici ordusu limana yanaşır da; “Gitme, kal” diyemezsin. 

Sen sevdiğini dahi söyleyemezsin. Birileri dalga geçer, birileri umursamaz, sen çok nadir seversin oysa ki, sen belki ilk defa seversin de; gözlerinin içindeki ayçiçeklerine bakıp “Seviyorum” diyemezsin.

Sen, sözler veremezsin.

Sana verilen sözler o kadar tutulmamıştır ki, hayal kırıklığını en iyi sen bilirsin.

Sen hayattan bir şey bekleyemezsin.

Beklentilerinin altında öyle ezilmişsindir ki zamanında, öyle yaralar açılmıştır ki kollarında, bütün dünyayı kucağına serseler, tutamaz, düşürürsün.

Birileri öyle çok düşmüşürmüştür ki seni zamanında, başka birileri ayaklarına kapanıp, kanayan dizlerini öpse dahi iyileşemezsin.

Ah sen, neden böylesin?

Sonra bi gün, “Seni bu hale getirenler utansın be kardeşim!” der biri, bakakalırsın masadaki izmariti tutuşturan kora, kor, şimdi yağmur yağsa, Allah baba bile sana ağlasa, aksa gitse bütün acın, biraz da kanalizasyondaki farelerin yanakları ıslansa ama sen kurtulsan gözlerindeki buz gölünden, söndürsen şu içindeki cehennemi istersin de;  ”Hesap!” çıkar ağzından sadece.

Künefe için aile kurmak isteyecek kadar, Allah’ın belası bir önemsiz künefeyi paylaşabileceğin o tek nefesi, her gece ensende hissetmek için gururunu ayaklar altında çiğnetecek kadar, onun gözünden düşen bi’ damla yaş için, bütün dünyayı sikip atacak kadar çok seversin de; sonunda, içinde yankılanan ses hep şöyle söyler;

“Ben başımın çaresine bakarım, sen mutlu ol.”

2,280 plays

Dalların birbirine düşman tomurcuklar doğurdu güneşi görünce.

   Bir alarm başladı sokağın diğer ucundan. Bir telefon çaldı, aynı anda. Bunlar duymak istediğim kelimeler değil. Bunlar, sabırla öpmeyi beklediğim bir ağızdan çıkmıyor.

   Kalbin, keşfedileli çok olmuş bir kara parçası; üzerinde tabiata dair hiçbir güzelliğin barındırılmadığı. Ruhunun ışıltısı neon bir tabela aslında.

   Ters yönlere gidelim, çok çirkinim. Günleri ve ezgileri karıştırıyorum; sanırım öleceğim. Hayallerim büyüdü, ellerim küçüldü. Yetemiyorum, yetemiyorum… Ters yönlere gidelim.

   Beni ne de çok sevmediğin gösteriliyormuş büyülü göz çukurlarının sinema salonlarında. Ben de tam seni öldürmeyi düşünüyordum ki sen önce davrandın. Kalbim ne keriz.

   Bana uçurumları vaat eden ellerinin ayasında hangi gerçeği gizlediğini kurcalamak bana düşmez. O kangren kuşlar attığım lokmalara üşüşmez.

   Ne çok gülmüştüm, hep içimden. Hep içimden seni sevdiğimi tekrarlıyordum. Hep içimden geçenleri kovalıyordum aksi bir köpek gibi. Yoksa gidecektin, biliyordum.

   Kestanelerle taçlandırılmış bir sokaktan geçiyorum, bu ilk değil. Kedilerin bile ıslandığı bir yağmur düşün, ne feci.  Ben yalnızım ve bilmiyorum bu insanlar kimi sevdiklerini sanıyorlar.

   Onca yapay sözcüğü boyadım, yine de gerçekçi durmadılar. Çayırlarımın atları bile soldu, güneşimi kesen duvarların yıkılmadılar. Bana hızlı yayılan bir acı bıraktın ve bunun kökünü bulamadılar.

   Sana; bensiz çıkacağın seyahatlerin için bir anı defteri, dağınık kalemlerini bir arada tutabilmen için desenli kumaşlar, belki hatırlamak istersin diye bir tutam saç miras kalacak. Sevgiler de ölür çünkü kopuşlar mevsim değişimine denk geldiğinde.

[Flash 9 is required to listen to audio.]

bugün yüzüm, benim yüzüm değil. bir başkasının dudakları, burnu, kaşları eğreti tutturulmuş kafama.

karnımı doyurmak için değil sonrasında içtiğim şarabı çıkarmamak için yediğim yemekler.

falımda çıktığı halde hala gelip beni bulmayan prens.

büyüdükçe güzelleşmeyen çirkin ördek yavrusu vücudum.

bütün defolarıma rağmen beni sevecek olan annem.

bir zamanlar, her zaman yanımda olacak sandığım ama şimdi yabancıya dönüşen dostlarım.

tarla kuşu sesim.

titreyen ellerim.

o ellerle sardığım sigaralar.

onların mutluluğu benim mutsuzluğum olan kaltaklar.

ezberleyemediğim şiirler.

yanmayan çakmaklar.

ve sonra şarkılar.

hep şarkılar.

kokuları burnuma, tatları dilime, dokunuşları parmaklarıma 

geçmişten onca yolu aşayarak taşıyan tanrının bin gazabı.

tümörlerim.

multipolar kişilik bozukluğum.

fotoğraflar.

gülümseyen suratlar.

kaybedilen şeyler.

bulunan şeyler.

harcanan şeyler.

terk eden şeyler.

ölen şeyler.

öldüren şeyler.

şeyler, hep şeyler.

her şeyler.

hiç şeyler.

inanan ben. asla inanmayacak olan ben.

bir daha asla. (es) ben.

okuyabilir misin? 

oku bunu.

okuyabilir misin bunları yüzümden.

oku!

rammstein - vergiss uns nicht

74 plays

[Flash 9 is required to listen to audio.]

renkleri tartışmak istedi. sonra da zevkleri.

haski’yi alıp götürdükleri gün de böyle boğazına bir şeyler tıkanmış gibi olmuştu.belediyeden bir araba geldi. üstünde dik kulaklı, dik kuyruklu köpek resimleri olan

arkasında parmaklıklı bir bölme olan o sevimsiz araba. daha doğru bir ifadeyle kamyonet. ancak ona göre motorlu ve dört tekerli bütün araçlar arabaydı ve bunu tartışmak 

kimseye bir şey kazandırmazdı. sitenin çocuklarıyla birlikte arabanın peşinden koşmuşlardı haykıra haykıra. onun yaşı göze çarpacak kadar büyüktü ama zerre utanmadı gücü

kesilince yere çöküp ağlamaktan. görevli adam aşılarını yapıp kısırlaştırıp getiririz demişti ama bir daha ortalarda görünmedi haski. zaten çocukların ve onun da inancı yoktu

geri geleceğine. haski gidince ağız dolusu küfürler ettiler şikayet edenden tut belediye başkanın hatta site yöneticisine kadar. çocuklar çabuk sakinleşti, hatta işi küfür yarışına

.evirdiler. o devam edemedi. sanki haskinin gidişiyle donup kalmıştı zamanın içinde bir şeyler. o resimdeki piksel hatası gibi gözüne batıyordu işte. 

taraklı ayaklarının serçe parmakları acıya acıya yürüdü içini susturmak için.mevsim kış, hava soğuktu. aldırmadı, soğuğu oldum olası sevmişti. soğuk iyiydi, her zaman iyiydi.

soğuk insanı kandırmazdı, soğuk sertti. soğukta uyanık olmak zorundaydın, soğuk seni ayık tutardı. yanakları al al oldu. işte dedi, soğuğa aşık oldum ve kızardı yanaklarım.

önce aşka inancını kaybetmişti, çok sonraları da sevgiye. 

kaçarak evlendiği bu şehirde hiç bir şeyden çekmemişti kırbaçlı sade kadar haşin esen rüzgardan çektiği kadar. gözleriyle birlikte burnu da akıyordu şimdi. peçetesi yoktu, hazırlıksızdı.

montunun koluna sildi burnunu. bu nahoş gerçeği kafasından kovmak için ağlamaya yoğunlaştı. ağladığı gerçeğine, ağlamak gerçeğine. ne kadar tuhaf şeydi ağlamak. insanın canı sıkılıyor ve

gözlerinden tuzlu su akıyor. su ve tuzlu, tıpkı deniz gibi. insanın gözleri niye yanmaz ki bu kadar tuzlu sudan? tamam yanıyor biraz ama denizde yüzreken suyun içinde gözlerini açtığın zamanki gibi değil.

soğuktan ve ağlamaktan şakakları ve alnı damar gibi atıyordu. ağlamanın sıkıcı bir şey olduğuna karar verdi ve bu konu da daha fazla düşünmedi. soğuktan kemikleri kırılacak gibi oluyordu.

atomlarına ayrılıp havaya karıştığını düşündü. o zaman hem her yerde olurdu hem de hiç bir yerde. onun solduğu havayla ciğerlerine girerdi belki. bu düşünce yeniden hüzünlenmesine neden oldu.

ki içsiz bir insan da değildi, bayağı bayağı içliydi. içlenirdi yerli yersiz. en çok da, gurbette olduğundan mıdır sevdiğini eller aldığından mıdır bilinmez ‘pencereden kar geliyor’ türküsüne

içlenirdi. içlenmekten içi dışına çıkardı o zamanlarda. hatta bir sefer o kadar içini söke söke ağlamıştı ki midesinde ne var ne yok dökmüştü ortaya. ellerini hissetmemeye başlayınca eve dönmeye karar verdi.

eldivenlerini yanına almayı yine unutmuştu. yanına almayı unutmadığında ise düşürüp kaybediyordu. geldiği yollardan gerisin geriye dönerek eve doğru yürüdü. yolda markete uğrayıp meyve salatası yapmak için ananas ve muz

satın aldı. ananasın ucuz olmasına seviniyordu. oranın yerlileri böyle bir şey için sevinmez herhalde diye düşündü. hayatın göreceli olması üzerine basit bir örnek. bir örnekten çıkan bir ders. dersini alıp cebine koydu.

burnunu çekip durmaktan yorulmuştu. peçete satın aldı. eve geri döndüğünde eli sadece birazcık ısındı, sadece birazcık. zar zor hareket ettirdiği parmaklarını çay fincanının üstüne kapattı. evde bile ısınamamasına üzüldü.

sonra ananasları doğrarken birdenbire annesinin bir taneciği olduğu düştü aklına. sonra da o kadar üzülmedi.

35 plays

yıl 1950 civarı. yaşar amca, (o zaman 10 yaşlarında) trenle bir seyahate çıkar. 8 saat sürecek yolculuk öncesinde gülhane parkı’ndaki dükkanların birinden, üzerindeki kıyafete beşiktaş arması bastırmış, beline de siyah-beyaz kemerini dolamış, trene kalbinde olduğu gibi giysisinde de beşiktaş’ı taşıyacacak şekilde binmiştir. yanına bir adam oturur. adam, ufaklığın üzerindeki beşiktaş simgelerini görünce muhabbete girer. ikisi yol boyunca muhabbet eder. tam 8 saat boyun beşiktaş’tan, en çok da baba hakkı’dan bahsederler. zira adam, baba hakkı’nın sınıf arkadaşı olduğunu söylemiştir. hal böyle olunca o yolculuğun tadına doyamamıştır yaşar. güzel ve yorucu yolculuğunun ardından evine gelir. bir müddet sonra gazeteyi açar ve spor sayfasında bir fotoğraf görür. fotoğrafın altında “hakkı yeten” yazmaktadır. suret ise trende birlikte yolculuk yaptığı adamın ta kendisine aittir. yani yaşar amca, 8 saat boyunca beşiktaş’ın efsanevi kaptanı baba hakkı’yla yolculuk yapmış ancak bunu anlayamamıştır. çünkü, küçük çocukla yaptığı sohbet esnasında kendisi hakkında sarfedilen övgü dolu sözlerden yüzü kızaran baba hakkı, mütevazı bir şekilde kim olduğunu gizlemiş ancak açık kapı da bırakarak kendisinin baba hakkı’nın sınıf arkadaşı olduğunu söyleyivermiştir.

yıl 1950 civarı. yaşar amca, (o zaman 10 yaşlarında) trenle bir seyahate çıkar. 8 saat sürecek yolculuk öncesinde gülhane parkı’ndaki dükkanların birinden, üzerindeki kıyafete beşiktaş arması bastırmış, beline de siyah-beyaz kemerini dolamış, trene kalbinde olduğu gibi giysisinde de beşiktaş’ı taşıyacacak şekilde binmiştir. yanına bir adam oturur. adam, ufaklığın üzerindeki beşiktaş simgelerini görünce muhabbete girer. ikisi yol boyunca muhabbet eder. tam 8 saat boyun beşiktaş’tan, en çok da baba hakkı’dan bahsederler. zira adam, baba hakkı’nın sınıf arkadaşı olduğunu söylemiştir. hal böyle olunca o yolculuğun tadına doyamamıştır yaşar. güzel ve yorucu yolculuğunun ardından evine gelir. bir müddet sonra gazeteyi açar ve spor sayfasında bir fotoğraf görür. fotoğrafın altında “hakkı yeten” yazmaktadır. suret ise trende birlikte yolculuk yaptığı adamın ta kendisine aittir. yani yaşar amca, 8 saat boyunca beşiktaş’ın efsanevi kaptanı baba hakkı’yla yolculuk yapmış ancak bunu anlayamamıştır. çünkü, küçük çocukla yaptığı sohbet esnasında kendisi hakkında sarfedilen övgü dolu sözlerden yüzü kızaran baba hakkı, mütevazı bir şekilde kim olduğunu gizlemiş ancak açık kapı da bırakarak kendisinin baba hakkı’nın sınıf arkadaşı olduğunu söyleyivermiştir.

5 Temmuz 1986’da Bergamo’da doğan Piermario, annesi, babası ve fiziksel engelleri bulunan iki kardeşi ile beraber İtalya’da yaşıyordu.
Futbola Atalanta kulübünden başlayan İtalyan, çocukken yardımsever olmasıyla tanınırdı. Morosini’nin hayatı 2000’li yıllarla birlikte tepetaklak gitmeye başlamıştı. 2001’de önce annesi bu dünyadan ayrıldı. O acısı daha dinmemişti ki, iki yıl sonra babasını da kaybetti.
Piermario henüz 17 yaşında yetim kalmıştı. Trajedisi dinmeyen genç futbolcunun erkek kardeşi camdan atlayarak intihar etti. Ciddi şekilde hasta olan kız kardeşine bakmakla yükümlü kalmıştı.
Bütün bu aksiliklere rağmen sürekli gülümseyen yüzü, 14 Nisan 2012’de acı içindeydi. Sahada yere yığılan 26 yaşındaki futbolcu hastaneye kaldırılsa da kurtarılamadı. Geride ise şanssız bir hayat ve göz yaşlı sevenler bıraktı.
http://www.youtube.com/watch?v=b7lhs9cJ83E 
Kriz anında bile kademesine yetişmeye çalışan direnişçi Livorno oyuncusuna selamlar olsun

5 Temmuz 1986’da Bergamo’da doğan Piermario, annesi, babası ve fiziksel engelleri bulunan iki kardeşi ile beraber İtalya’da yaşıyordu.

Futbola Atalanta kulübünden başlayan İtalyan, çocukken yardımsever olmasıyla tanınırdı. Morosini’nin hayatı 2000’li yıllarla birlikte tepetaklak gitmeye başlamıştı. 2001’de önce annesi bu dünyadan ayrıldı. O acısı daha dinmemişti ki, iki yıl sonra babasını da kaybetti.

Piermario henüz 17 yaşında yetim kalmıştı. Trajedisi dinmeyen genç futbolcunun erkek kardeşi camdan atlayarak intihar etti. Ciddi şekilde hasta olan kız kardeşine bakmakla yükümlü kalmıştı.

Bütün bu aksiliklere rağmen sürekli gülümseyen yüzü, 14 Nisan 2012’de acı içindeydi. Sahada yere yığılan 26 yaşındaki futbolcu hastaneye kaldırılsa da kurtarılamadı. Geride ise şanssız bir hayat ve göz yaşlı sevenler bıraktı.

http://www.youtube.com/watch?v=b7lhs9cJ83E 

Kriz anında bile kademesine yetişmeye çalışan direnişçi Livorno oyuncusuna selamlar olsun

[Flash 9 is required to listen to audio.]

Kimsenin olamadın, değil mi?

Hiç kimsenin.

Ne kendine yetebildin ne de başkalarına.

Yoruluyorsun.

Zorlaşıyor sanki.

Her şey,

Git gide zorlaşıyor.

Biliyorum.

Kırılıyorsun.

Hiçkimseyi düşünüyorsun.

Çünkü hiçkimseler aittir sana.

Onlar bilir seni.

Sadece onlar sever.

Üşüyorsun.

Sonbahar ilerliyor damarlarında.

Çünkü zaman öyle sert bir rüzgar oluyor ki;

Düşüncelerin, hayallerin, düşlerin bile yaralanıyor.

Özlüyorsun.

Beni ikinci bir deri gibi kuşatan şeyin adıydı özlem.

Ve özlem sonsuzluktu. 

(via kahvearomalisigara)

559 plays

Website counter